Hikmet Acun: “Rojava’da restleşen ve çarpışan iki ayrı dünya, iki ayrı ilahiyattır!” – Komün Röportaj

Hikmet Acun, yaklaşık 4 yıldır Rojava’da bulunuyor. Rojava Savaşı’nın değişik cephelerini deneyimledi, tanıklık etti, savaşı içeriden gördü. Halen Rojava’nın demokratik inşasında yer alıyor, farklı alanlarda demokratik inşanın sorunlarıyla ilgileniyor. Genel ekonomi, planlama, kooperatifçilik, işçi örgütlenmeleri ve meclisleri, sosyal politikalar alanında çalışmalar yürütüyor.

– Rojava’da yaşamakta olduğumuz bir devrim midir? Nasıl bir devrimdir? Buradaki sınıfların rolü nedir? Bizim anladığımız anlamda nasıl bir değişimdir? Bugüne kadar ki yaşanan bütün bu deneylerin ışığında, kendine özgü bir değişim yaşanmıştır Rojava’da. Bu bir egemen dünyanın emperyalist ve bölge gericiliğinin planlarının bir boyutuyla geri tepmesidir, oradaki kapışmanın açık bıraktığı boşluktan tarihsel olarak hazır bulunan Kürt dinamiğinin geliştirdiği ilginç bir deneydir. Dünyadaki klasik devrimlere benzeyen değil kendine özgü bir deneydir. Bu da aynı biçimde gelinen aşamada bütün devrimlerin yaşadığı çelişkileri yaşayan, aynı zamanda çok daha karmaşık çelişkiler yaşayan, hem geçmişin hem geleceğin müthiş bir çatışmasının yaşandığı, aynı zamanda bölgedeki ve uluslararası çelişkilerin göbeğine oturmuş, gelecek açısından büyük ve önemli bir kavgadır.

Mesele o kadar soyut mu ben çok emin değilim. Rojava Devrimi diye anılan bu durum, bu kadar genele yayılmış politik bir mesele mi ondan da emin değilim. Rojava’yı anlayabilmek için Rojava Savaşı’nı meydana getiren güçlerin bölgedeki konumlanma biçimine bakmak lazım. Bu çok somut olarak gerçekleşmiş bir durum. Şimdi mesele şöyle bir mesele: Arap Baharı bilinen bir hikaye. Mısır, Libya’ya kadar uzanıyor. Mısır ortada, Libya ortada… Suriye kuşkusuz ABD’nin Ortadoğu’ya ilişkin uygulamaya çalıştığı planın, bu anlamda Arap Baharı’nın finaliydi. ABD böyle tasarlamıştı burayı. Belki bir adım sonrası İran’dı. Irak’ta mevcut edindiği pozisyonu İran’a karşı yönelme noktasında kullanamadı, istediği pozisyonu bu anlamda Irak üzerinden elde edemedi. Dolayısıyla ABD, İran’a yönelik planında da Suriye’yi basamak olarak kullanmak istedi. Tabii orada hesaplayamadığı başka güçler ortaya çıktı. Rusya’nın devreye girmesi, Rusya’nın İran’la olan ittifakı ve bunların rejime destek vermesi, rejimin Akdeniz tarafını tutması gibi durumlar oluştu ve Amerika, Suriye’de çok ciddi şekilde zorlandı.

– Politik süreci de konuşabiliriz ama bizim konuşmak istediğimiz, Rojava’nın özgüllükleri, Rojava’ya ve burada yaşananlara farklı açılardan bakmak…

Tabii burada mesele, Suriye’deki savaş ve DAİŞ’in ortaya çıkışı bence çok önemli bir mesele. Daha açık ifade etmek gerekirse, Rojava’yı anlamamız için anahtar mesele burada DAİŞ’tir. DAİŞ için çok şey söylemek mümkün. Çok genel geçer ve politik tanımlamalar yapmak mümkün. Oradan bir sonuca varmak da mümkün. Ama DAİŞ soyut bir durum değil, çok somut olarak kendini gerçekleştirmiş bir yapı, bir savaş gücü, bir ideolojik güç, geleceği ele geçirme iddiası olan bir güç, tarihi olan bir güç, buna uygun bir şekilde savaş düzeneği almış olan bir güç… Dolayısıyla burada, ortaya çıkışı bence ABD’nin ve Rusya’nın pozisyonundan daha çok konuşmaya ve görmeye değer bir meseledir. Zaten savaşın karşılıklı olarak restleştiği ve karşılıklı imha ilişkilerinin kurulduğu yerde, karşı karşıya gelen DAİŞ ve buradaki devrimci güçler oldu. Diğerleri daha çok arka planda, emperyalist pozisyonda konumlarını korudu.

DAİŞ’i nasıl anlamalıyız? DAİŞ gibi gerçekten elinde bir gelecek tahayyülü olan bir yapı kendi izleğini hem tarihsel hem ideolojik olarak -dinsel ideoloji anlamında- hem dinsel referanslar anlamında hem de bunu üzerine kurmuş olduğu iddiaları anlamında ve bu izleğin “devrimci”si olarak sürdürmüştür. Devrimciliğini üretme cüretini göstermiş olan bir savaş gücüyle -ki gerçekten bunu teslim etmek lazım- kendi izleğinin devrimcisidir DAİŞ. Bu düzeyde devrimcileşmemiş bir örgütün burada, bu düzeyde bir savaşı vermesi mümkün değildi. Yani onların feda düşüncesi, savaşma biçimleri, kendi bedenlerini yok saymaları, daha başında bedenlerini ortadan kaldırarak savaşa girme biçimleri, sadece dinsel inancın soyut dünyası içinde açıklanabilecek bir şey değil. İslam dininde temsilini bulan şey ile de açıklanabilir değil. Bundan daha fazla, çünkü savaşın pratiği, savaşın deneyimi bize bundan daha fazla bir şeyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor, bunu anlamak lazım.

– Burada, iki gücün çatışmasından, savaştan daha öte şeyler derken neyi anlatmak istiyorsunuz?  

Şimdi burada mesele şu: DAİŞ gibi bir gücü, bölgede, Suriye düzleminde bertaraf edebilecek güç ne olabilirdi? Ancak ona benzeyen bir güç olabilirdi. Elinde bir gelecek tahayyülü olabilen, geleceği ele geçirebilme iddiası olan, dünyaya dair, bölgeye dair ideolojik bir tanımı olan, bütün bunların içerisinde kendini şekillendirdiği savaşçıları olan, bu anlamda ona karşılık gelebilecek bir örgüt, DAİŞ’i yenebilirdi. Ve bu, DAİŞ’in koyduğu çıtanın üstüne çıta koyabilecek, başka saiklere sahip olabilecek bir güç olmalıydı. Şimdi buradan baktığın zaman, Rojava’daki Kürt özgürlük hareketiyle DAİŞ’in karşı karşıya gelmesi bir rastlantı değil, bence buradaki temel mesele iki farklı tahayyül, iki farklı dünyayı ele geçirebilme biçimi, dünyaya karşı iki farklı önermenin karşılıklı olarak restleştiği bir an, Rojava dediğiniz an. Bunu böyle okumazsak, burasının tarihselliğini anlayamayız. Bir tarih oluştu burada çünkü. Bir tarih yazıldı ve bu soyut bir tarih değil. Bayağı bildiğin kendinden önce gelen bütün güçlerin, modern insanlık tarihi içerisinde, tarih olan bütün güçlerin bütün birikimlerinin varıp somutlandığı bir yerdi Rojava. Bunu iki güç için de söylüyorum. İkisi de evrenselleşme saikleri üzerinden kendisini gerçekleştirdi. DAİŞ kendisini evrensel bir model olarak şekillendirdi. Fransa’dan, Pakistan’dan, Çeçenistan’dan, Kırgızistan’dan, Uygur Sincan’dan, ABD’den, dünyanın değişik bölgelerinden, kapitalizmin ve bu dünyanın boğuntusuna gelmiş ve kendisini gerçekleştiremeyen insanların eline bir ilahiyat, bir özgüven ve bir somut yaşam projesi verdi. Bu somutluk üzerinden evrenselleşmeye meyletti. Karşısındaki devrimci güçler de aynı saiklerle evrenselleşti, yani DAİŞ’in değdiği her yere Rojavalı devrimci güçler değdi. Rojavalı devrimci güçlerin değdiği her yere DAİŞ de değdi. Evrenselleşme meyilinin temelinde yatan meseleyi aslında şöyle okumamız gerekiyor: Buradaki savaşın görünüşüyle, yani rücu ettiği haliyle, kolektif bilinçaltı ve kolektif tarihsel arka planı aynı değil. Tarihsel arka planı daha derin, bir sürükleyici olarak tarihsel arka plan daha güçlü.

Bence bu dünyadaki, 20. yüzyıldaki devrimlerin bittiği ve çöktüğü anda, tarih son bir kez buradaki devrimci güçler üzerinden kendisini çok üst düzeyde gösterdi. Bir artçı devrim olarak gösterdi. Burada Kürt hareketi bunun farkında ya da değil, Türkiye’deki devrimciler farkında ya da değiller -küçük öbekleri saymazsak, büyükçe bir cenahın farkında olmadığını söyleyebiliriz-, mesele gerçekten de böyle bir mesele. 20. yüzyıl devrimlerinin tarihten tekrar çağrılmasıydı Rojava’daki devrimci temsiliyet. Bunun elbette tarihsel bir anlamı var. Bir zamansallığın yeniden inşa edilmesi bakımından büyük bir anlamı var. Rojava’ya böyle bir anlam içinden, tarihsel olarak; savaş içinde inşa edildiği bir yer olarak baktığımız zaman burada rastlaşan güçleri bir yere oturtabiliyoruz. İkinci olarak bu restleşme anının kurucu diğer gücü DAİŞ, ideolojik olarak neyi karşısına aldı? Şunu karşısına aldı; belki de son 70-80 yıldan beri aşikar şekilde, kapitalist gelişme ve kapitalist yayılmanın değişik şekilleri üzerinden şekillenen modernliğin İslam dinine girişini ve İslam dinini modernlik üzerinden dönüştürme projelerini karşısına aldı. Bunu cidden önemsemek lazım, DAİŞ, o dinde geçmişte ait ne varsa, otantik anlamıyla o dinde ne varsa, ne kadar yıkıcılık varsa, artık o neyse, onu kapitalist modernitenin karşısında örgütledi. Dikkat edin, DAİŞ’e katılan insan tipolojilerine baktığınız zaman, bunlar modernliğin dünyasıyla kriz halinde olan insanlar. Modern dünyayla kriz halindeler ve İslam’ın modern yorumuyla da kriz halindeler. Yoksa şu çok mümkündü, (eğer böyle bir temsiliyet olmasaydı DAİŞ savaşabilir miydi, bu ayrı bir sorudur, bu soru baki ama) öyle bir temsiliyeti olmasaydı, emin olun şu an  DAİŞ’in Suriye’ye getirmiş olduğu savaşçı sayısı 300 bin değil 1 milyon, 2 milyon olurdu. İslam üzerinden çok daha fazla insan akardı ama burada şöyle birşey var; DAİŞ, şunu göze aldı, kendi devrimciliğini (devirme, yıkma anlamında) yapabilmek için, çünkü başka türlü kendi devrimciliğini yapamayacaktı, modernliğe akan modernlikle barışık İslami bir kitleyle arasına mesafe koydu. Eylemiyle de inşa ettiği yaşamla da savaşıyla da bu sadeleşmeyi gerçekleştirdi. Çünkü bu savaşı modernlikle köprüleri atmayan bir kitleyle yürütemezdi. DAİŞ, böyle amorf bir yapıda olsaydı buralar onu dönüştürürdü, hatta çok hızlı dönüştürürdü. Liberal bir İslam gramerini çoktan eline almış olurdu ve arayışları da değişirdi. Herşeyden önemlisi savaştan düşerdi. Bunun örnekleri yaşandı. Uzağa gitmeye gerek yok, Mısır’da bu çok somut yaşandı. Bu bakımdan ideolojik olarak, kendisini daha farklı yerden kurdu. Ve İslam’ın kendisinin referansları dışındaki bütün vehçeleriyle arasına mesafe koydu, özellikle modern yorumunu karşısına aldı. Örneğin kafa kesti ve bu ideolojik bir göndermeydi, bu başka birşeydi.

– Çok tartışılacak şeyler söylüyorsunuz. Kafa kesme ve diğer öldürme biçimlerini bir siyasalın tasarımı olarak  mı okuyorsunuz?

Dünya solunun da Türkiye solunun da anlayamadığı mesele budur. Artık tam bir orta sınıf dünyası içinde, tüketici güçler dünyası içinde o dünyanın yanılsamaları içinde hayata bakan solcularımız, dünyayı devrimci olarak anlamaktan koptukça, devrimciliğin pratiklerinden de zihni olarak uzaklaştılar, yıkıcı ve kurucu siyasetin nasıl inşa edildiğinin, nasıl işletildiğinin de uzağına düştüler. Böylece bir kriz anını meydana getiren güçleri yorumlamaları da güçleşti (Sol ve kavramlar meselesini ayrıca ele almak gerekiyor). Böylece DAİŞ’in pratiğini şaşkınlıkla izlediler ve DAİŞ pratikleri karşısında hümanizme sarıldılar, hümanizme gark oldular. Onun üzerinden, buralara bir tutum geliştirdiler. Şimdi DAİŞ kafa kesiyor, kafa kesmek zaten İslam’da vardı, hoş kafa kesme sadece İslam’da mı var ayrıca? Ortaçağ Avrupası bunlarla dolu, Fransız ihtilali bunlarla dolu, kafa kesme İslam’a has degil. Kafa kesme bütün egemenlik biçimlerinin çatışma sembollerinden bir tanesidir. Hakeza insanları yakarak öldürmeleri de… İyi de insanların yakılarak imha edilmeleri Ortaçağ Avrupa’sında Cadı Avı ile mühürlü değil mi? Ama mesele şu: DAİŞ başka birşey yaptı, geleneksel olarak, tarihsel olarak kafa kesme meselesini aldı politikleştirdi, farkı budur. Politikleştirdi ve bir cezalandırmayı aşan bir anlam kattı ona. Yani dolaşımda olan anlamını yıktı, kafa kesmeye yeni bir anlam kattı. Dedi ki: ‘Ben bu dünyada kurulmuş olan her şeyi yapısöküme uğratırım. Ben bedeni kafadan ayırırım.’ Çok sosyolojik  temsiller yükledi kafa kesmeye. Oysa bizim demokratlarımız ve solcularımız bunu sadece bir vahşet olarak okudular ve salya sümük hümanizme sarıldılar. Pratik biçimde bir insanı iple ya da boğarak ciğerlerini patlatarak öldürmeyle, kurşuna dizerek öldürmeyle, kafasını keserek öldürme eylemi arasında, sonucu bakımından, hiçbir fark yok. İdam daha insancıl değil, giyotin ya da elektirikle öldürmek daha insancıl değil, böyle bir şey yok. Öldürme biçimine bakarak DAİŞ’e tutum almak gibi bir hamlık-gerilik var. Bilinçli bir tercihle onu anlayamama durumu var. Çünkü onu anladığı zaman kendisini anlamak zorunda kalacak, kendisini anlamaktan kaçmak için de burjuva hümanizmine sarılarak, bir kaçış alanı olarak yapılanı barbarlık olarak algılıyor.

– Söyledikleriniz Türkiye ortalama solcusu için çok kışkırtıcı sözler. DAİŞ’in devrimciliğinden bahsediyorsunuz? Bunu nasıl anlamlandırıyorsunuz?

Ha keza biz bunu daha öncede konuştuk, bu belli yerlerdeki tarihi eserleri yıkma olayı da var. Şimdi biz, tarih üzerine konuşmaya başladığımızda hep, tarih sınıflar mücadelesi tarihidir, diye amiyane biçimde ifade ederiz. Komünist Manifesto’nun refaransıdır, tarih sınıflar mücadelesi tarihidir. Tarihi egemen sınıflar yapmıştır. Böyle söyleriz. Peki bu egemen sınıfların, kralların vs. kendi tarihlerini kalıcılaştırmak için inşa ettikleri, kendilerini bütün zamanların egemeni olarak taşısın diye inşa ettikleri, saraylar, yapılar; kendilerinin bir tarih anlatısı olarak, bir tarih yazımı olarak, bu  tarihi kalıcılaştırmak ve geleceğe doğru akıtabilme çabası değil miydi?.. Şimdi DAİŞ bu tarihi “eser”lere, bu tarih yapımını kesintiye uğratmak için, hafızaya müdahale etme biçimi olarak saldırıp, yıkıyor… Sen de diyorsun ki, bu insanlığın ortak değerleri, birikimleri… Öbür taraftan, sen tarihin sınıflar mücadelesi tarihi olduğunu söylüyorsun. Oysa DAİŞ eylemi ile şunu diyor: ‘Ben, bu tarihin oluşturduğu her şeyi yıkarım.. Barbarlıksa, barbarlık bu tarihin bizihati kendisidir. Ben bu tarihin dışından geliyorum. Milat benimle başlıyor’ diyor. Bu meseleyi çok politikleştiriyor, yani şiddeti estetize ediyor. Muazzam bir akıl koyuyor. Buradan baktığımız zaman egemen Türkiye solu, dünya solu da tabii ki, DAİŞ’in fersah fersah gerisindedir. Senin yapacağın (egemen) tarihle restleşme eylemini DAİŞ yapıyor ve sen, DAİŞ’in bu eylemine barbarlık olarak bakıyorsun. Çünkü solcularımız bir “öncü” sınıf olarak burjuvazisinin değerlerini ve onda temsilini bulan ‘insanını’ seviyor.  Solcularımıza göre adını böyle koymasa da burjuva “uygar dünya” onları da içeren bir dünyadır. Tek sıkıntıları bu dünyanın temsiliyetine alınmamış olmaları! Hümanizme ve demokratçılığa bu kadar teşne olmaları ne ile açıklanabilir ki? Bu bakımdan onlar insan sevicidir. Fransız burjuva devrimciliğinde mantıksal sonucunu bulan insan seviciliği. İzlek bu…

– Yani insanlık kendi egemenleri de olsa bu mirasını korumasın mı diyorsun?

Meselemiz koruyup korumaması değil, bir kriz anında bir gücün, bir eylemin tarihle, tarih bağlamında kendisini nasıl oluşturduğu, o tarihe nasıl bir cevap verdiği ve o tarihe karşı kurmuş olduğu yıkıcılığı nasıl estetize ettiğine dair bir mesele bu. Burada bir analiz sorunumuz var. Konumuz arkeolojinin politikası değil, bu başka bir mesele, ayrı bir sorun. Bizim asıl eğilmemiz gereken nokta onların zihni dünyalarını nasıl örgütlediğine dair bir mesele. Bu durumda şunu çok açık söyleyebiliriz; bu kadar cevval bir örgütle, bu kadar iyi kurgulanmış bir örgütle, kendini bu kadar iyi dizayn etmiş bir örgütle, ancak gerçekten onun koymuş olduğu bu çıtanın üzerinde bir çıta koyabilecek bir güç savaşabilir ve onu yıkabilirdi. Şimdi buradan bakınca, Türkiye soluna dair de bir tespit yapabiliriz. Burada aşağılama ya da olumsuzlama anlamında söylemiyorum, bir realiteyi görmemiz ve varsa bir devrimcilik iddiamız, bunu inşa etmenin kilit halkalarını görebilmemiz açısından söylüyorum. Burada, hepimiz Türkiye sol hareketinin zihni haritasının ne olduğunu biliriz. Onun ruhu ve duygusunu nasıl örgütleyip kendisini ürettiğini de biliriz. Ruhu ve duygusunu şu anda nasıl ürettiğini de biliyoruz. Türkiye’nin mevcut 40 yıllık devrimci dinamiklerinin ne olduğunu da biliyoruz. Onunla bugün kurmuş olduğu ilişkinin ne olduğunu da biliyoruz. Şimdi buradan baktığımız zaman, böyle bir gücün karşısında -bir formasyondan  bahsediyoruz-, DAİŞ gibi biraz önce açmaya çalıştığım bir formasyona sahip olan bir örgütün karşısında devrimcilik yapabileceğini iddia etmek komiktir. Türkiye solunun çok ekmek yemesi lazım, bunu kabul edelim. Sıkıştığın zaman burjuva hümanizmine sarılmakla, sıkıştığın zaman burjuva menkıbelere sarılmakla, sıkıştığın zaman modern saiklere sarılmakla böyle güçlerle savaşamazsın. Türkiye solu, böyle güçlerle savaşmak gibi bir durumla karşı karşıya kalırsa, bir 300 yıl daha bu topraklarda kendini var edemez.

– Türkiye’deki İslamcı gericiliğin DAİŞ’ten aşağı kalır yanı yok. Maraş, Çorum katliamları, Sivas katliamı vb. örneklerine baktığımızda DAİŞ’i aramak için çok da uzağa  gitmeye gerek yok herhalde. Türkiye bu anlamıyla bir DAİŞ gündemine sahip değil mi?

Türkiye’deki islam DAİŞ’ten daha geri bir İslam. DAİŞ’te sembolize olan kıyıcılık vb. dinamikleri içinde taşır ama bu düzeyde bir güç üretebilecek potansiyele sahip değil. Cumhuriyetin, daha baştan beri İslamcılığı modernleşme projesinin eteklerinde tutması ve devlet İslamını telkin etmesi sözkonusu. Türkiye’de İslamcılık, devletin İslam yorumu üzerinden ilerledi. Niye bu kadar camii yapıldı Türkiye’de, niye bu kadar imam üretildi? Tam da bunun için. İttihat ve Terakki’nin modernleşme projesinin bir ayağı olarak, devletin İslam yorumu üzerinden, bir Müslümanlığın örgütlendiğini söyleyebiliriz. Bu anlamıyla bundan sonuç aldılar. Bunu da kabul etmek lazım.  Bu bakımdan Türkiye’de “radikal” İslamcılık devletin kontra örgütlenmesi ayağı dışında ciddi anlamda sivil bir kimliğe sahip olmadı. Kısmi eğilimler olsa da devlet dönüştürdü. Türkiye’de İslam, devletin izin verdiği kadar “radikal” olabilir.

– Yukarıda Kürt Özgürlük Hareketi’nin DAİŞ’in karşısına kendi evrensel yanıyla çıktığını ve çıtayı her alanda onun üzerinde bir yerden kurduğunu söylediniz.

Şimdi projeksiyonu Kürt Özgürlük Hareketi’ne çevirelim. Rojava ve DAİŞ’le savaş meselesi, Kürt Devrimci Hareketi’nin  40 yılı nasıl biriktirdiğini, kendisini nasıl anladığını, bölgeyi ve dünyayı nasıl anladığını görmemiz bakımından bize çok ciddi ipuçları veriyor. Ama önce Kürt devrimcilerini anlamak ve hakkını vermek lazım. Hatta onlardan öğrenmek lazım! Şimdi sormak lazım, karşında DAİŞ gibi sofistike bir güç var. Sadece savaş yeteneği bakımından da değil, çok başka, kurucu politikaları bakımından yetenekli bir güç var. Bakın şu ilginç bir olay, DAİŞ modern olmayan dünyanın saikleriyle geliyor. Rojava devrimci güçleri modern dünyanın saikleriyle geliyor gibi olsa da, o da modernizm eleştirisi üzerinden geldi bu topraklara. Yani Kürt devrimci hareketi de modernliğin eleştirisi üzerinden geldi bu topraklara, bu çok ilginç değil mi? Çok ilginç ama bir farkla, özgürleştirici bir politikayı içine kattı Kürt devrimci güçleri. Şimdi DAİŞ geliyor, DAİŞ ilk gittiği yerlerde, başlarda komünler kuruyormuş, yoksullara yardım ediyormuş, ama daha sonra, Kobané yenilgisinden sonra, yenildikçe bambaşka bir şekil şemal aldı. Burada başka bir durum daha var! DAİŞ’i cephede yenebilirsin ama girdiğin her alanın büyük  bir kısmı DAİŞ’in uzun süre elinde tuttuğu alanlar. İşte Haseke, Şeddade, Hol, Raqqa, Menbiç, buralar DAİŞ’in çok yoğun ve uzun süre kaldığı ve toplumu kontrol ettiği alanlardı. Bu alanlar eline geçtiğinde, elinde çok iyi bir proje yoksa ve belli bir politikaya sahip değilsen, buralar kimsenin tutunabileceği alanlar değil. Kürtler ellerinde bir projeyle geldiler. Bu topraklara şimdiye kadar hiç uğramamış bir proje, bence bıçağın tersiyle kesildiği yer burası, bu andır. Bıçağın tersiyle kesildi burası. Bu topraklara hiç gelmemiş demokrasi gibi, etnik bütün grupların özgürce bir arada yaşaması gibi, işte komün gibi, özyönetim gibi bu topraklara hiç uğramamış bir projeyle geldi ve bastı burayı. Baskın yaptı bu topraklara Kürt Özgürlük Hareketi, bildiğimiz baskını gerçekleştirdi. Yani bu dünyadaki bütün gerici güçlere, onların dünyalarına baskın yaptı. Bu bir baskındır, bu realiteyi iyi anlamak lazım. Bu anlamda DAİŞ’le Kürt Özgürlük Hareketi’nin karşı karşıya gelmesinin tarihsel bir anlamı var. Karşılıklı güçlerin dolayımları, ilişkileri var. İdeolojik pozisyonları var, bunu anlamak lazım.

Rojava’daki savaş bir ilahiyat savaşıdır, bunun adını doğru koymak lazım. Burada, şunlar söylenebilir, işte YPG’nin arkasında ABD var, işte DAİŞ’in arkasında Arap ülkeleri var, Türkiye var. Doğru, bunlar var. Savaşlar zaten böyledir. Birinci dünya savaşı olmasaydı, Almanya Lenin’i bırakmasaydı Rusya’ya Bolşevikler belki devrimi kazanamayacaklardı. Nerede var ki kafalarımızdaki gibi steril bir devrim? Balkanlar’da çıkan, Doğu Avrupa’da ortaya çıkan devrimler, savaşlar olmasaydı gerçekleşebilir miydi? Yani böyle amiyane bir bakış çok geri bir bakış. Tabi ki, bölgede ABD ve Rusya bir rol oynuyorlar. Ama bu rolü icra edebilmeleri için gerekli güçler yoksa bunların burada olması da birşey ifade etmez. Yani ABD, YPG’nin kaşına gözüne silah vermedi, eli mahkumdu verdi. Mecbur kaldı ve verdi. Çünkü DAİŞ vardı, çünkü karşısında Rusya konumlanmıştı, İran vardı. Eli mahkum YPG’ye ihtiyacı vardı. YPG’nin de ona ihtiyacı vardı, böyle bir ilişki kurdu. Rojava  salt ABD ve Rusya üzerinden okunamaz. Ortaya çıkan devrim için şunu söyleyelim ve buradan devam edelim. Rojava’daki savaş bir ilahiyat savaşıdır, bir geleceği ele geçirme savaşıdır ve bir ideolojik savaştır. Savaşın adı budur. Bu, 20. yüzyılın yenilmiş devrimlerine bir selam göndermeydi aynı zamanda, bunu da anlamak lazım. Ve bize, bundan sonra 21. yüzyılın devrimlerinin, 20. yüzyılın devrimlerine benzemeyeceğinin de işaretlerini verdi. Yani Rojava bize başka işaretler verdi. Bunların ne olduğunu biraz sonra konuşuruz. Ama gerçek bu. Benim bu konuda söyleyeceklerim bunlar.

– Burada tekrar şu kışkırtıcı tespitini sorayım, anlattıklarınla DAİŞ’e devrimci bir misyon yüklüyorsun, bu Türkiye solu için kabul edilir değil.

Tabi kendi izleğinin devrimcisidir. Devrimcilikten ne anlıyoruz ki?..

– Ne anlamda devrimci, ne anlamalıyız bundan?

Bizim solculuğumuzun Fransız devriminden gelen, sakat bir yanı var. İki ayağına iki tane nal çakılı. Bu iki nalla 300 yıldan beri yürümeye çalışıyor. Hatta zaman zaman o Fransız devrimi ekolcülüğünün nalı düşer gibi oluyor, iki de bir de çivi çakarak tutturmaya çalışıyor. Bunun bir tanesi kendisini ancak hedonizmle mümkün kılan hümanizmdir, diğeri ise devrim meselesidir. Devrimin, devrimciliğin solculara dair olduğu meselesi, Fransız burjuva devrimine dair bir mesele. Onun imgesi de modernliğin bir imgesi, ilerlemeci tarih anlayışının imgesi… Gel gör ki mesele, Fransız devriminden doğru taşınıp geldiği için sol da hep buraya bakıyor, bu yanılsamalı imge ile hemhal oluyor. Hiç değilse tarihte köylü ayaklanmalarını bir hatırlayın… Devrimcilik solculuğa has birşey değil. Bir hareket, bir güç kendi çizgisinin yapısökümcüsü, devrimcisi olabilir. Yani karşı devrimci dediğin zaman, devrime karşı olanları anlamıyoruz, tek başına. Tam karşıt bir eksende yapılmış bir devrimciliği de anlamalıyız. Sen devrimciliği böyle anlarsan, işte o zaman, o güçlerin birbirleriyle karşılıklı olarak hangi zeminde rastlaştıklarını, restleşmenin ne olduğunu anlarsın. Gel gör ki mesele bizde başka türlü yürüyor. Evet şunu açık açık söyleyebilirim, DAİŞ, kendi sürdürdüğü izleğinin devrimcisidir. Düşmanın kendini nasıl inşa ettiğini tespit etmek ve ne olduğunu anlamaktır bu. Bu onu olumlamaz, bu ona olumlu bir anlam kesinlikle yüklemez. Sadece anlamamızı sağlar. Anlamak başka, olumlamak başka birşey. Devrimci demekle onu olumlamazsın. Bunu söylemeye gerek yok aslında, çünkü buradaki herkes bu savaşın içinde ve kendisini kanıtlamış zaten. Tabi ki biz bu güçlerle savaştık.

Buradaki bu güçlerle, Kürt Özgürlük Hareketi’nin başını çektiği devrimci güçlerin karşılaşmasının rastlantı olmadığını söyledim. Dolayısıyla buradaki savaş hiçbir savaşa benzemiyor. Yani bir devletin ordusuyla savaşa benzemiyor. Bu savaş, çok uçlarda cereyan etmiş bir savaştır. Ben buna “iki zaman orada” diyorum; iki farklı zamansallığın, iki farklı zamansallık inşasının, iki farklı tahayyülün kendi mümkünlüğünü zuhur ettirmeye çalıştığı bir an… Bu, Rojava devrimci güçleri bakımından hem kapitalizmden çıkış anlamında hem de iki farklı ilahiyatın bir savaş zemininde rastlaşması bakımından, 20. yüzyılın seceresini elimize vermesi bakımından bir anlam taşıyor. Soru şu; 20. yüzyılın yenilmiş devrimleri Paris Komünarlar Mezarlığına gömülmeseydi DAİŞ olur muydu? DAİŞ bizim geleneğimizin yenilgilerinin kefareti olmasın? Heba edilmiş devrimlerin, kalkışmaların, dünyanın devrimci yıllarının kaybedilmesiyle ilgili olmasın? Kürt devrimcilerine buradan bir kez daha bakın derim. Nelere kadir olduklarını, nelere cüret ettiklerini, tarihin bağlamını yeniden nasıl kurduklarına bakın derim.

Burada, şunuda  söylemek mümkündür: Bu topraklarda bundan sonra, DAİŞ’ten sonra, ne başka bir dinci örgüt çıkabilir ne de bu topraklarda Kürt Özgürlük Hareketi’nden sonra başka devrimci bir hareket çıkabilir. Çıkabilmesi için başka, çok başka ihitimalleri, 21. yüzyılın ihitimallerini yoklayabilecek bir akla, formasyona, dünyayı anlama biçimlerine sahip olması gerekir. Daha önemlisi çıtayı çok daha yukarıdan kurabilecek bir hazırlığa ve cürete sahip olması gerekir.

– Rojava Devrimi üzerine değişik yaklaşımlar var. Rojava’daki mevcut durum sizce bir devrim mi?

Değişik çevrelerde Rojava üzerine farklı spekülasyonlar var elbette. Türkiye solunun bir kısmı Rojava devrimci güçlerini çok açık Amerikancılıkla suçluyorlar. Bu çevreler anti emperyalizmi, anti  Amerika olarak dolaşıma sokuyor ve kendi ulusalcı kimliğini ideolojik zihnini bura üzerinden başka bi şekilde formüle etmeye çalışıyor. Bu tartışmaların niyeti bir yana, bu çevreler zaten devrimci bir pozisyonda olmadılar hiç. Ama mesele bu çevrelerin ne demiş olması, Rojava’ya karşı hangi pozisyonu almış olması değil; biz kendimize bakmalıyız. Biz Rojava’yı dünyaya ve Türkiye’ye yeterince anlatamadık galiba. Geniş kesimler gazeteci yorumları üzerinden, içinde dezenformasyon ve bilgi kirliliği barındıran enformasyon dolaşımıyla buraları anlamaya çalıştı. Rojava hala dünyada ve Türkiye’de yaygın tartışılmadı. Kürt devrimci hareketi de enine boyuna tartışabilecek bir zemine yönelmedi, biz de yönelmedik. Biz yapabilirdik aslında; bugüne kadar en az bir kaç kitap çıkarabilirdik. Ya da zaman zaman burayla ilgili doğru dürüst metinler kaleme alıp, meseleyi Fehim Taştekin’e falan bırakmadan  daha içeriden ve doğru değerlendirerek, ipuçlarını ve bilgileri kamuoyuna verebilirdik. Bu bizim eksikliğimiz ,bunu tespit etmek lazım.

Meseleye gelince; yine şöyle bir yerden bakma alışkanlığı var, yine Fransız burjuva devriminden kalma bir alışkanlığın  bir biçimde 21. yüzyıla taşınması gibi bir anlayış var. Devrimlere dair bir yanılsama var sanki. Sanki devrim kurugulanabilir, önceden kurulabilir ve pratikleri sonradan gelir gibi bir yanılsama var. Yani devrimleri programatik bir soruna indirgeyen bir anlayış var. Elbette devrimci bir program gereklidir. Çünkü hazırlık gereklidir. Ama sosyal krizlerin, devrimci krizlerin nasıl oluşacağı, nasıl biçimler alacağı öngörülebilen birşey değil, yani hiç kimse, Paris ayaklanmasını öngöremezdi. O günkü ayaklanmanın özneleri, inşaat işçileri, işin devrim ateşine dönüşebileceğini  bilmiyorlardı. Çünkü sosyal olaylar öngörülebilir olaylar değil ve dünyanın hiçbir yerinde öngörülebileni de olmamıştır. Bakın 1905’de Rusya’da devrim yeniliyor, Lenin, partiyi “yalnızca okuma yazma bilmeyen işçiler terk etmedi” diyor. Partiyi, herkes terk edip gitmiş, kim derdi ki bir on yıl sonra Rusya’da devrim olacak, kışlık saray basılacak. Eğer o gün, Bolşevikler’e ve Narodnikler’e Rusya’da devrim çok kısa süre sonra muzaffer olacak denseydi, o gün o yenilgi anını yaşayanlara söyleselerdi, “de get!”, derdi sana. Dalga mı geçiyorsun? Gerçekten bunu söylerlerdi, çünkü  bir yenilgi anını yaşıyorlardı. Bunun gibi onlarca örnek vermemiz mümkün. 20. yüzyıl devrimleri ya da devrimlerine sebep olan devrimci krizlerleri kurguda ortaya çıkmadı, bir öngörüye yazılı çıkmadı. Ya savaşlar nedeniyle bu krizler ortaya çıktı ya da öngörülemez bir biçimde bu krizler oluştu. Dolayısıyla devrimci krizin ipuçlarını okumak ayrı bir mesele, o ihtimalin oluşabileceğini görmek ayrı bir mesele ama bunu bir kurguya donüştürmek ayrı bir mesele. Dolayısıyla 20. yüzyıl boyunca bütün artçılar, devrimlere bir program sorunu olarak baktılar. En azından bunun üzerinden kendilerini tanımladılar. Bir program yazma yarışına girdiler. Oysa  maddi hayatın yeniden üretimi, üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki asimetrik seyir, bize bu meselenin başka olduğunu söylüyor. Dolayısıyla her neyse o programatik görüş, o görüşü hayatın içinde bir gerçeklik olarak kuracak esas güçleri devrimci krizin içinde şekilleniyor. Dolayısıyla kartezyen kalıplar içerisinde devrim anlayışına bakarsan Rojava’da böyle bir devrim yok. Çünkü kurguda kurulan devrime ancak “ideolojik” normlarla bir “doğru” ararsın. O doğruya bir “sınıf” arasın. Sınıflar arası savaş güzergahını normatif kalıplar üzerinden dizersin. Kah kırlardı kah fabrikalardı ya da neyi programına almışsan, bir kapışma anında karşı devrimin yenilmesiyle, devlet güçlerinin çözülmesiyle, en nihayetinde başkentte devrimin ilan edilmesiyle sonuçlanan bir devrime varırsın. Bu oldukça romantik görünüyor, ama gerçekliğe sahip mi, işte orası kuşkulu. Rojava’da önce elinde orak çekiçlerle, daha sonra eline kalaşnikof almış köylüler ayaklanmadı. Rusya örneği yok; fabrikada işçilerin, işyerlerinde silahlı birlikler kurarak direniş üzerinden bir savaşı örgütlemediler. Böyle bir örnek değil burası. Romanlara uymuyor… Bütün bu soyut ve ideolojik olarak kurgulanmış anlamıyla baktığın zaman, Rojava Devrimi bu normatif kurguya uymuyor.

Acaba gerçekten böyle mi? Ya peki devrimler bizim imgemizdeki gibi degilse, ya biz kendimize bir hayali “devrim” kurguluyorsak… Esas olarak hayat bizi dışına itmişse… Gerçek ve ideolojik kurgunun aynı olmadığını hayat bize gösteriyorsa ne diyeceğiz?. Kurgusal bakmadığımızda burada bir devrimci durum var. Senin zihnindeki devrim hayali birşey, hiçbir gerçeklikle örtüşmüyor, dedirtiyorsa.. Ve kurgudaki devrimi bekliyorsun ama beklediğin devrim, Godot’nun gelmediği gibi bir türlü gelmiyorsa… (Burada S. Beckett’in Godot’yu Beklerken oyununa da bir selam çakalım). Hoş o devrim gelse de onu nasıl deneyimleyeceğini bilmiyorsun. Bir yıkılış ve kuruluş anında neyi, nasıl yapacağına dair bir gerçeklik envanterine de sahip değilsin. Dolayısıyla Rojava Devrimi bazı gerçekleri gün ışığına çıkarttı. Kurgusal olanla, hakikat olan arasındaki farkın ne olduğunu bize çok somut gösterdi. Biz yaşadık bunu burda. Halk denen şeyin ne olduğunu gördük. Savaş denen şeyin ne olduğunu gördük. Toplumsal bir kriz anında  toplum ile kurulacak olan ilişkilerin ne olduğunun mayetini bize verdi ve bu somutu gördük. Rojava devriminin böyle bir çok somut rolü oldu. E tabi bu, bunu anlayabilen için var. Anlayamayan için ise Rojava’da devrim diye birşey yok… Türkiye solunun Rojava’ya sırtını dönmesinin altında yatan neden bu. Rojava’nın onun hayali dünyasına girmemiş olması. Şöyle birşey söylersek haksızlık ederiz. Korkudan insanlar buraya gelmedi, gelmiyor. Böyle birşey değil bu. Belki bir nedendir bu, fakat esas neden bu değil. Esas neden onun kafasındaki devrimle kurmuş olduğu ilişkiyi Rojava’nın tersine çevirmiş olması.

– İlk bölümde tahayyüller çatışması yaşandı demiştiniz, şimdi burda da bir imge var. Kürt Özgürlük Hareketi’nin bir imgesi var. DAİŞ’in bir imgesi var. Ve bu imgeler bir kriz anında rastlaştı demiştiniz. O yüzden imgeyi yok sayan imgenin üstüne bir çarpı atan değil , imgeyle kriz anındaki rastlaşmaları içeren, buluşulan bir yerden devrimi kurgulamak gerekmez mi?

Ama bir eylemin, tarih yapmanın; aklı, fikri donanımı ayrı, kurgulamak ayrı. Türkiye solunun imgesi çok daha kurgusal bir imge. Mesela sanat da bir imgedir, tahayyül de nihayetinde bir imgedir. Kürt devrimci hareketindeki ise başka bir şey. Kürt devrimci hareketinin imge ile somutu okuma geleneği var, somut bir anın kurucu aklını işletme var. Benim söylediğim, 20. yüzyılda devrimlerin programatik bir meseleye indergenmesi gibi kurgulanmış bir idealizm vardı. Bir kalıp; o kalıba uyan ya da uymayan ayrımı üzerinden sosyal olaylara karşı tutum alan bir sol saflaşma ve konum belirleme vardı ve hala var. Yani  herkesin bir “devrim”i var, meselesi. Sosyal olaylar kimseye göre ortaya çıkmaz ve mantıksal sonucuna ulaşmaz. Hadi anlaşılır olması bakımından idealizm diyelim buna. İşte Rojava bu idealizmi bir takım sol çevrelerin eline verdi. Ve bu durumda ne yapacağını şaşırdı. Bu bir nedendir kuşkusuz ama nedenlerin toplamı değil.

– Bunu anlıyorum ancak mesele şu, o tahayyül olmadan da birşey olmuyor. Yani tahayyüle  ihtiyaç var ama kurguya ihtiyaç yok mu demek istedin?

Tabi aynen öyle, kurguya ihtiyaç yok. Devrim bir yönüyle iradenin tarihe ve topluma girişidir. Bir kriz olgusudur. Onun için devrimci örgütlenme; bir mevzi kazma meselesi sözü boş bir söz değil. Sürekli mevzi kazarsın ve hazırlanırsın, olasılıkları yoklarsın, deneyimlere yol açarsın, daha üst düzeyde deneyimlere meyledersin, o kriz anına giriş yapmak için hazırlanırsın, bütün mesele bu. Devrimci kriz anlarında rolünü oynarsın; somut bir anda devrimci aklın, eylemin, yaratıcılığın hakkını verirsin. Tahayyül eyleme yol gösterir. Dolayısıyla devrimleri program tanımlarına ve tartışmalarına indirgemek, boğmak ve oradan “örgüt” olmak, kurguculuğun soyut dünyasında hayali bir varoluşu işaret eder. Toplumsal hayat gerçektir. İlişkileri gerçektir. Devrimler gerçektir, devrimcilik de gerçektir…

– Peki Kürt Özgürlük Hareketi bunu yaptı mı?

Elbette! En azından ciddi çaba gösterdi. Kürt devrimci hareketi 40 yıl onca büyük bedellerle neyi biriktidirdi ki? Elbette bu bölge topraklarında devrimci bir günün gelmesi için muazzam deneyimleri bunun için biriktirdi. Sürekli devrimin mevzilerini kazdı, savaşını göze aldı, o savaşı bir deneyime dönüştürdü. O gün geldiğinde de Suriye’de tarihe ve topluma giriş yaptı. Ve kendini, bir devrimci krizi yürütme ve yönetme içinde yeniden deneyimlemeye koyuldu. Aslında Kürt devrimci hareketi üzerine konuşmaktan önce Türkiye soluna dair konuşmamız gereken şeyler biraz daha yakıcı ve farklı şeyler. Önce Rojava Devrimi’nin kendisinin ne olduğundan çok, nasıl sonuçlara yol açtığına dair konuşalım ki bu devrimci durum daha sağlıklı bir biçimde anlaşılsın. Mesela Rojava’daki devrimci durumun  sonuçlarından bir tanesi şu; Rojava geldi bizim oryantalizmimizi elimize verdi… Yani düşünce sistematiğini Batı kavramlarıyla kurmuş bir sol için boş gösteren oldu. İlginç değil mi; bir ara bölgede olup, Batı-Doğu arasında olup, İttihat ve Terakki’nin modernleşme projesi içerisinde Batı kavramlarıyla şekillenmiş neyimiz varsa onun seceresini Rojava elimize verdi. Türkiye’de modernliğin inşasında bir içselleştirme olarak ilericilik ve gericilik, ileri ve geri olma meselesi, gerilimi Türkiye sol hareketini inşa eden temel saiklerden biridir. Bu, Kemalizm’den de bir biçimde sirayet eden bir şeydir. Tarihsel olarak modernleşme projesinin Türkiye’de laisizmle bize pompaladığı şey şuydu; biz Batı’ydık, Batı’ya yakındık, moderndik, modern olacaktık, ilerlemeci/ilerici olacaktık, modern kapitalizmle şayan olacaktık, nihayetinde Doğu ne değilse o olacaktık; dolayısıyla “Doğu toprakları” modernlik dışı, geri alanlardı. Arap dediğin zaman küçümsüyorsun, Türkiye’de nereye gitsen, bir Afganım desen küçümsenirsin, hatta İranlıyım desen -kültür olarak fersahlarca gerisinde olmasına rağmen- sırf Doğu topraklarında olduğu için küçümsenirsin. Doğu karşısında bir “beyaz adam” olma algısı var yani. Bir oryantalizmimiz var. Toplumsal olarak pedagojimizin nasıl şekillendiğine dair ucube olma halini elimize verdi burası. Şimdi mesele şu; peki burdan baktığın zaman Türkiye nasıl görünüyor? Burdan baktığın zaman Türkiye çok flu görünüyor. Türkiye’de yaşayanların, Türkiye’ye baktığı gibi görünmüyor. Çünkü buranın bir ıraklık açısı var, Türkiye’de yaşayanın bir ıraklık açısı yok. Şimdi buradaki ıraklık açısından baktığın zaman Türkiye hiçbir yerde ve hiçbir zamanda… Bu toprakların bir parçası desen, bu toprakların bir parçası değil; kültürel anlamıyla, sosyal anlamıyla, her anlamıyla değil. E Batı’nın da bir parçası desen değil.  Akdeniz desen o da değil; Gritlilere, Yunanlara İspanyolara, İtalyanlara benzemiyoruz biz. Dönelim Kafkaslara; biz Kafkaslı da değiliz. Balkanları konuşmayalım bile. Biz bir arafız, sadece sanrılarımız var bizim. Batılı olduğumuza dair bir sanrımız, bir ‘mış’lık halimiz var. Burdan bakınca Türkiye’yi böyle bir resim olarak görüyoruz. Bir ara bölge, bir araf. Şimdi bu soru bize muazzam bir şekilde bir cevap üretiyor. Türkiye sol hareketi 40 yıllık deneyimini niye bir çıta yukarı taşıyamadı, neden kendini daha üst düzeyde kuracak yollara giremedi sorusunun bize sadece cevabını değil, şeceresini de veriyor. Bu meselenin Cumhuriyet projesiyle inşa edilmiş bir kültürün, algının, görme biçimlerinin yani ezcümle kendimizi görme biçimimizle ilgili bir sorun olduğunu gösteriyor. Onun için zaman zaman diyoruz; biz orta sınıf siyasetçiliği yaparken üst kentlerde lay lay lom işler yaparken, bizim bir zamanlar, bir biçimiyle dokunduğumuz, dikiş tutmaya çalıştığımız yoksul semtleri, alt kentleri İslamcı hareketler kuşattı derken tam da bu meseleyi anlatmaya çalışıyorduk. İşte bizim sadece hangi sınıfın saiklerine sahip olduğumuz değil, aynı zamanda Batı-Doğu arasında araf olmamızın da aslında çetelesini Rojava geldi önümüze koydu. Biz nasıl bir bölgedeyiz, bizim siyasi, kültürel coğrafyamızın adı nedir üzerinden kendimizi göremedik. Bir Batıcılık, batıdan referanslarını arayan sol bugünün solunu oluşturdu. Bütün dökülmelerimizin, başarısızlıklarımızın, her başımızı kaldırdığımızda devletten yumruk yiyip, üç adım geriye doğru düşmemizin en temel nedenlerinden bir tanesi budur. Bu durumumuz solu ciddi anlamda tutarsızlaştırdı, istikrarsızlaştırdı. Sürekliliğinin yitimine neden oldu. Bir köprü bölgedeyiz biz. Biz Türkiyeli devrimciler değiliz, biz; Balkanlardan, Lübnan’a bir bölgenin devrimcileriyiz. Şimdi kendimizi son 40 yıllık süreçte burdan inşaa etseydik, Lübnan’dan, Balkanlara kadar olan geniş alanda  bir devrimci netwok, bir bölge devrimciliği ve hareketleri yaratabilseydik, onun deneyimi çok başka olacaktı. Türkiye çok başka, daha üst düzeyde mücadele biçimlerinin merkezi olacaktı. Kürt devrimci hareketinin bugüne kadar katettiği deneyimin çok fazlasını üretecekti. Devrimci krizler zincirleme gelecekti. Örneğin bugün AKP diye bir parti iktidarda olamayacaktı.Tüm bunlar üst düzey restleşmeler olacaktı. Üst düzey restleşmelerde, üst düzey örgütler doğuracaktı. Üst düzey gelenekler ve üst düzey örgüt biçimleri açığa çıkacaktı. Daha da önemlisi Doğu-Batı diyalektiği kurulacaktı; buraların zengin deneyimleri everenselleşecekti, başka kıtalara, başka alanlara akacaktı. Yeri bir kez daha gelmişken; bu bölgede DAİŞ gibi örgütler neden çıktı sorusunu buradan bir kez daha soralım ve bu tür güçlerin ortaya çıkışının altında bizim muazzam boşluklarımızın olduğunu bir kez daha görelim. Bu bakımdan DAİŞ, Türkiye solculuğunun çapsızlığının bir günahıdır.

İşte Rojava bize Türkiye’nin ve bölge devriminin ne olduğunu getirip önümüze koydu. Benim gördüğüm Rojava Devriminin sonuçlarından bir tanesi bu. Buna insanlar katılır, katılmaz; bunu üzerine düşünür, düşünmez ama gerçek sonuçlarından bir tanesi budur. Kaldı ki Rojava devriminin hala şöyle bir gerçeği var, onu da söyleyelim; Rojava devrimi henüz artçılarını dünyaya yansıtmadı, mantıksal sonuçlarını yayamadı daha. Henüz hala savaş üzerinden konuşulmaya devam ediliyor, bundan dolayı sonuçları daha çarpmadı. Çarptığı zaman da sonuçlar ne olur, henüz bilemiyorum. Burası yenilebilir, kaybedilebilir, işgale uğrayabilir,  buradaki devrimci güçler imha edilebilir. Bu ihtimal var. Ama bundan sonra hiçbir güç, Rojava devriminin çarpacağı yerlerden kurtulamaz. Onun deneyimlerinin yaratacağı sonuçlardan kurtulamaz. Onun gelenek olarak yarattığı cesaret, cüret, yeni bir toplum yaratma bilincini kolay söküp atamaz. Rojava’nın böyle bir tarihsel rolü var. Bu rolü oynadı. Rojava hakikati bu! Bu hakikatin bir diğeri yönü de; Türkiye solu istese de, Rojava’dan sonra bu sol olamayacak. Ölmez kalırsak, çok sürmez görürüz; Türkiye soluna çok daha başka, mevcudun aklının, fikrinin, zikrinin yetmediği yerlerden, başka dinamikler giriş yapacak. Bu yeni devrimci güçlere birlikte tanıklık edeceğiz.

Rojava Devrimi, toplumsal olarak nasıl bir devrim?

Devrim, yani eski toplumdan, alışkanlıklarından, yaşama biçimlerinden, yeni bir topluma çıkış; oldukça karmaşık ilişkilerin düğümlendiği bir an. Toplumu anlamak için ideolojinin soyut alemine değil, gerçekliğe tosladıkça devrimi öğreniyorsun. Kendini sınıyorsun. Ama devrimler keyifli bir yolculuktur, bunu tadıyorsun, yaşıyorsun. İdeolojinin soyut dünyasından, hakikate iniyorsun. Halkı, toplumu bir dönüşüm hareketi içinde deneyimliyorsun. Bu çok öğretici… Rojava devriminin diğer meselesine gelince, ben çok sordum kendime, çok sıkıştık mesela çok sıkıştığımız anlarda zorlanıyoruz, ama o sorunu bir çözüme kavuşturmak zorundasın. Mevcudu değiştirmek zorundasın, yerine birşey koymak zorundasın, insanları buna katmak zorundasın. Çünkü bu hayat sorunu. Sıkıştığımızda çok kez; galiba Rus devrimcileri de bizim yaşadıklarımızı, tartıştıklarımızı, arayışlarımızın benzerlerini yaşadılar, diyoruz. Böyle anlarda tarihi tekrar çağırıyorsun, senden önceki deneyimlere genel geçer bir sorunu olarak değil, hayatın ve dönüşüm süreçlerinin bir sorunu olarak  bakıyorsun. Çok somutun içinden kurulan bir tarih ilişkisi bu. Çünkü tarih, senin zamansallığının içinde bir deneyim olarak geliyor. Mesela kooperatifleşme projeleri yürütüyorsun; gelip halkın imkansızlığına tosluyorsun. O halkın kolektif biliçaltına tosluyorsun. Dönüp dünyadaki kooperatifçilik hareketlerinin deneyimlerine bakıyorsun. Senden önce yaratılmış her deneyim, senin için oldukça kıymetli bir hazineye dönüşüyor. Hakeza üretici güçleri yeniden kurmak zorundasın. Bir civatanın ne kadar kıymetli olduğunu, ustalığın ve bilginin ne kadar kıymetli olduğunu somutun ve hayatın içinde deneyimliyorsun. Eğitimin önemini, yetişmiş ve kalifiye emeğin ne demek olduğunu üretim yapmakla karşılaştığın anda öğreniyorsun. Bir kadronun nasıl yetişmesi gerektiğini, hangi donanımlara sahip olması gerektiğini görüyorsun.İktidarın kışkırtıcılığının ne olduğunu, bürokrasinin ne olduğunu, iktidarın baştan çıkarıcılığının ne olduğunu; devlet olmaya meyletmenin kötü potansiyellerinin nerede gizli olduğunu somutta görüyorsun. Bununla nasıl mücadele edeceğini öğreniyorsun. Bir bakıma “insan”ı deneyimliyorsun. Kendini, sınırlarını, yeteneklerini, hangi güçlere sahip olduğunu deneyimliyorsun.

Her devrim bir süreçtir, kendi adını, kendi koyar. Elbette Rojava’da sosyalist devrim iddiası yok. Meclisler, komünler, yerel yönetimler, özerkleşmiş kentler, kent meclisleri, kadın örgütleri; bunların hepsi toplumsal inşanın önemli kaldıraçları ve yeni deneyimleri. Bu deneyimlerin nasıl bir yol alacağını biraz deneyim, biraz zaman biraz da buradaki  devrimci güçlerin aklı gösterecek. Ve bunlarla birlikte demokratik bir üretimin, demokratik bir ekonominin, paylaşımcı bir ekonominin inşası büyük öneme sahip. Bu bakımdan şimdi kooperatif ekonomisiyle, komün ekonomisi ayrı yürümeye başladı. Kooperatif ekonomisi halkı ortak ve dayanışmacı bir üretime katma süreci olarak işletilecek; faizsiz krediler, tohum, gübre, mazot desteği, pazarlama desteği bu kooperatiflerin ihitiyacına sunulacak. Daha yoksul, topraksız kesimden insanlar için tamamıyla kolektif emek ve üretim üzerine kurulmuş işletmeler, çiftlikler komünler üzerinden yürütülecek. Sağlıkta ücretsiz sağlık hizmetlerini toplumun tüm kesimlerine yaymak için çalışmalar yürütülüyor. Koruyucu halk sağlık sitemini kurmak için yoğun çaba var. Hakeza eğitimde de; demokratik eğitimle birlikte yetkin eğitimin gelişmesi için de yoğun çabalar var. Üniversiteler hızla  çoğalıyor. Meslek okulları açılmaya başladı.

Rojava’ya “yamuk bakanlar”,  uluslar arası güçlerin ilişkilerine baktıkları için, buradaki devrimci dinamikleri ve çabaları göremiyorlar. Buradaki devrimin bu güçlerden azade yürüdüğüne inanmak istemiyorlar. Bakın ben bir örnek vereyim şimdi size. Bizim oryantalistlerimiz Brezilya’daki Topraksızlar Hareketini överler, severler. İspanya’dakilerini severler, överler, deneyimlerini severler, överler. Yunanistan’daki anarşistleri severler, överler. Çünkü oralar “ilerici dünya”nın deneyimleri ve Batı! Oysa Rojava’da dünyada hangi hareketten olursa olsun; ister otonomist, ister marksist gelenekleri de içeren ama onlara başka deneyimler katan farklı bir kesen oluşuyor. Bakın son yıllarda postmarksistlerin de çok tartışma konusu yaptığı “çokluk” gibi, “radikal demokrasi” gibi, “doğrudan demokrasi “gibi bir sürü  moda kavramlar dolaşımda ve tartışılıyor ama hiçkimse Rojava’yı -ben sosyal medyadan yayınlıyorum- merak edip de sormuyorlar. Bir örnek vereyim. Biz bir hafta önce Rojava Ziraat ve Tarım Üretici Birlikler’nin konferansını yaptık. Bütün Rojava delegeleri geldi, 2 gün sürdü. 1. gün değerlendirmeler yapıldı, 2. gün ziraat kanunu yazıldı ve onaylandı. Bakın konferansın yaptığı ve kabul ettiği kanunları, parlamentonun veto etme yetkisi yok, hükümetin veto etme yetkisi yok. Eski sosyalist demokraside ne vardı? Halk parlamentosu vardı, kanunu o yapardı. Bakın ilk defa parlamento dışında toplumsal yapılar kendi yasalarını, kendileri yapıyor. Bu bir özerkleşme, iktidarın sürekli parçalanmasıdır, yeni bir deneyim. Belki de dünyada bir ilk deneyim. Evvelki hafta federal kooparatifler birliğimizin konferansı vardı. Aynı şekilde yapıldı. Kooparatifler kanunu yeniden yazıldı. Tartışıla tartışıla yazıldı. Bu deneyim çok kıymetli bir deneyim. Belki bu  artık devrimcilik yapmayanlar için çok önem ifade etmeyebilir. Geleceği ele geçirmek istemeyenler için bir anlam ifade etmeyebilir ama geleceği ele geçirme derdi olan için çok ciddi bir deneyim.

Rojava’da inşa surecinde bu herşeyin özerkleşmesi sağlanacak.. Giderek herşey özerkleşecek. Özyönetim oturtulacak. Her şehirde en üstünde bir şehir  meclisi, altında mahkemeler, belediyeler, asayiş ve istihbarat dahil olmak üzere bütün güçler kent meclisine bağlı hale geliyor. Kadın ekonomisi ve örgütleri tamamıyla özerk. Kadınlar kendi kaderlerini tayin noktasında önemli yol katetti. Artık kent yönetiminin üzerinde merkezi bir güç olmayacak. Buna TEV-DEM de dahildir.  Her kent ekonomisini ve üretim düzenini kendi özerkliği içinde yürütecek. Yani gerçekten bir ‘halka gidiş’ sözkonusu. Bu deneyimler, bir aklın ve pratiğin inşası az deneyim değil. Görmek isteyenler için muazzam bir deneyim.

Diğer yandan sorunlarımız var, ciddi sorunlar .Örneğin kadroların devrimci inşaya uyum sorunları var, henüz çalışma yöntemleri tam oturtulamadı. Ama esas mesele bundan fazladır. Biz de Rojava’yı, devrimi, eski toplumdan çıkışın ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Savaş gerçekliği ortada. Rojava’yı yalnızlaştırma, ambargo, AKP’nin  işgal tehditleri, uluslararası güçlerin çekişmeleri ortada… DAİŞ hala Dere Zor’da var, DAİŞ bitmiş değil. Suriye rejimi ile bir mutabakata varılamadı. Toplumun Baas’cılıktan gelen alışkanlıkları var, geleneksel olarak üretimle çok zayıf bağları var. Toplumun üretim becerileri zayıf. Kalifiye emek savaşla birlikte Rojava’yı terk etmiş, oradan gelen insan kaynakları boşluğu var. Bunlar devrimi zorlayan meseleler. Henüz başaramadıklarımız var, başarısızlıklarımız var; hızlı müdahale etmemiz gereken yerde, hızlı müdahale edemiyoruz. Mesela sosyal politikalar geliştirmekte çok geri kaldık. Savaş çok yıkıcı, savaşın toplumsal anlamda büyük yıkıcılığı var. Gıda tedarik etmek büyük sorun oldu. Konut bir sorun, eğitim, sağlık, başlı başına bir sorundur. Savaşın getirdiği iç göçlerle birlikte yoksullaşma başlı başına bir sorun.  Dış güçler başlı başına bir sorun. Devrim bunların ortasında yol almaya çalışıyor. Ve bunlar yokmuş gibi davranamazsın, geri çekilemezsin, erteleyemezsin, hayatın gerçekliği buna izin vermez. Yani savaşın sosyal alanlarda yaratmış olduğu ağır sonuçları hafiflese de, sürüyor. Diğer yandan etnik, ulusal, dinsel farklı toplumsal gruplar var. Bazen buralardan çıkan sorunlar oluyor. Ama çözülüyor. Haseke ve Qamışlı gibi yerlerde hala rejimle birlikte “ikili iktidar” var.

Zaten devrimler böyle imkansızlıklar içinde kendi kurucu rolünü oynayarak gelişiyor. Bu durum Rojava’ya has değil. Bütün devrimler eski toplumdan çıkış arayışı olarak, eski toplumun yıkıntılarını aşarak yol alma hakikatiyle varoluş koşullarını yaratmaya çalıştı.

Bakmasını ve anlamasını bilene Rojava Devrimi büyük imkanlar ve deneyimler sunuyor. Bu devrim nereye gider? Onun cevabı hala tarihin içinde ve buradaki öznelerin iradesinde gizli. Yaşayanlar bunu görecek.