Bedeninin sınırlarını tanımayan bir devrimci: Hikmet Kıvılcımlı – Vefa Pınar

“Ben boyunda taşınabilecek yükün birkaç katını omuzladım. Hangisini hakladım tümüyle? Taşıyamayacağı yükün altında ezilmektense yan çiziverenleri boyuna kınadım. Boyuna ezilmekle ölünmeyeceğine inandım. İşte ölüm, dört başı mamur kurallarıyla, her yanıma, doğal yanıma da, sosyal yanıma da iyice yapışmış bulunuyor. Hiç değilse trajedimle kalayım, diyorum. Komediye gelemiyorum. Gelecek kuşaklar hesabını sorsun. Benden bu kadar.” – H. Kıvılcımlı

“Ölümünün defteri” der Nietzsche, ahlak maskesi takmış herkesin gerçek yüzünü ortaya çıkartır. Devrimciler, normal yollardan ölmüyorlar. Ölüme giden yol veya ölme şekli; canlılığın en dinamik ifadesi olan praksisin zaten sürekli yaptığı gibi devrimciği imliyor. Yaşadıkça biriktirilenin, kendi sonunu belirlemesi kadar yapısal ne olabilir? Praksis, köken aldığı bedene, ona yakışır bir ölüm şekli vaat ediyor. Bedeninin sınırını önce reddeden ve sonrasında da aşan bir devrimci eylemliliğin, yeniden sınıra dahil edilişidir ölüm. Ölümden başka hiçbir gerçeklik, liberalizmin bir gereklilik hatta mücadele alanı saydığı bu reddiyeyi “sınırlarına” geri itemez.

İdeopolitik yapılar, gayet mekanik bir “son” olan ölümü diğer yapısal ölümlerden ayırmak için şehitlik kavramını kullanırlar. Oysaki “son” diğer ölümlerle aynı tarzda bir yok oluştur. Şüphesiz devrimci şehitliği farklı kılan, ölüm şeklini belirleyecek denli öznenin beden sınırlarını aşan, toplumcu praksistir.

HPG askeri konsey üyesi Kadir Çelik, 2012’de Beşebab’daki şehadetinden önce “Ben asla yatağımda ölmeyeceğim.” diyordu. Öyle de oldu, çoğu devrimci gibi… Dağlar, açlık grevleri, ölümoruçları, hapishaneler, meydanlar, devlet kurşunları ve çatışmalar oldu onların son yerleri.

Türkiye Devrimci Hareketi’nin en üretken, en direngen ve en mücadeleci komünistlerinden biri olan Hikmet Kıvılcımlı ise tersine, yatağında öldü. Ölümünün 47. yılındayız. Ömrünün son beş-on günündeki rahatlığı ve yaşadığı yetmiş yıl gibi uzun süre diğer devrimcilere göre istisnai sayılsa da, Kıvılcımlı’nın kendi ölümüne yaklaşımı ve ölüme giden ızdıraplı yolu bizlere önemli dersler vermektedir.

12 Mart 1971 muhtırasından sonra yönetime gelen askeri konsey, beklendiği gibi, ilk iş olarak sol-sosyalist yapıları tutuklamaya girişmiştir. Askeri rejimin baskılarına karşılık, Sinan Cemgil ve arkadaşları Nurhak Dağına çıkmışlar, Mahir Çayan ve arkadaşları ise Elrom’un kaçırılması ve Sibel Erkan’ın rehin alınması gibi eylemleri gerçekleştirmişlerdir. İlerlemiş yaşına ve bir yıldır ileri evre prostat kanseri olmasına rağmen Kıvılcımlı’nın da payına idam cezası düşmüştür.

Yirmi iki yılını zindanlarda tutsaklıkta geçiren Kıvılcımlı, çareyi sosyalist bilinen ülkelere -öncelikle de SSCB’ye kaçmakta bulmuştur. Ayrıca dönemin Sovyet tıbbına güvenmektedir ve prostat kanseri için tedavi olanağı aramaktadır. Türkiye’de geçirdiği birkaç ameliyatın faydalı olmaması, ağrılarının hareket etmeyi zorlaştıracak derece artması ve üzerine eklenen tutuklama süreci bu kararında etkili olmuştur.

Kıvılcımlı’nın, 25 Mayıs’ta Alanya’da başlayıp 11 Ekim’de Belgrad’ta sonlanan kaçış ve ölüm öyküsü, en az Türkiye’de geçirdiği politik yıllar kadar hareketlidir. Dostun ve düşmanın, ihanetin ve yoldaşlığın böylesine keskin çizgilerle ayrıldığı ve belli hale geldiği bir dönemi beş aya sığdırmak gerçekten zordur. Ama doğrudur, beş ayda ömrünü sosyalizmi adamış bir devrimci, ülkeden ülkeye kovulmuştur. Hangisine şaşırmalı? Kapitalizme başkaldırdığı iddia eden sosyalist devletlerin küçük hesaplarına mı, Sovyetlerdeki TKP yöneticilerinin kara propagandasına mı yoksa Kıvılcımlı’nın onu acılar içinde kıvrandıran kanser hastalığıyla alay edercesine başa çıkışına mı?

“Onun için belki, giderayak dosta düşmana bir allahaısmarladık dememek ayıp olacak yollu bu satırlara kalktım. Gelmişiz, gideceğiz. Kabalığa gerek yok. Bir parça da kağıt buldum mu doldurmadan edemem. İsteyen var mı? Bilmem. İnsanoğlu böyle. Ölürken de sosyal yaratık. Ayrılacağı toplumla bağını lafta olsun koparamıyor. Tabiat açısından belki de gülünç bir tutku.” diyerek son dönem anılarını yazmaya girişir.

Ölmeden önce bile, kendisi de dahil, birey kategorisini sosyal demeterminizm içinde eritmekten bir adım dahi geri durmaz. “Gel gör ki, doğa dedikleri tabiat kuralları önünde sıfır bile olamayan insan olayı, toplum açısından konuldu mu, determinizm kaçınılmazlaşıyor.” Ölümünü ve yaşadığı sonhayal kırıklıklarını determinizm içinde inceler.

Beş ay süreli kaçış başlı başına tesadüflerle, yiğitliklerle ve hayal kırıklıklarıyla doludur ve dönemin iyi bir özetidir.

Kaçış, Mayısın 25’inde, Kıvılcımlı ve yanındaki iki yoldaşının -Orhan Aksungur ve Ahmet Camuşçuoğlu’nun- Alanya’da bir tekne satın almasıyla başlar. Üç kişilik ekip, yelkeni kırık ancak motoru sağlam bu tekneyi Rıfat Kole isimli bir balıkçıdan satın alırlar. Kıvılcımlı, Türkiye’de defalarca kez pasaport başvurusunda bulunmuş; ancak hepsinde olumsuz yanıt almıştır. Bu kez Suriye’de Dr. Halit Aksungur adıyla Sovyetlere ve olmazsa da diğer sosyalist ülkelere pasaport başvurusu yapmak istemektedir. Yolculuğun bu kadar uzayacağı üçünün de aklına gelmemektedir.

Alanya’dan küçük balıkçı motoru ile hareket ettikten sonraki durakları Kıbrıs’tır. Üçlü Türkiye’den ayrıldıktan sonra, Türk İstihbarat servisi olayı hemen öğrenmiştir. Kıbrıs Rum Hükümetine, Suriye’ye ve Lübnan’a, içlerinde Hikmet Kıvılcımlı da olan üç kişinin görüldüğü yerde TC’ye geri iade edilmeleri için nota gönderilmiştir. Gerçek kimliklerini gizlemeyi başaran Kıvılcımlı ve arkadaşları, Kıbrıs’ta iki gün göz altında kaldıktan sonra serbest kalmıştır. Pafos rıhtımındaki son geceden sonra, ceviz kabuğu balıkçı kayığı ile açık denize çıkmışlardır.

Böylesine bir kayık ile açık denize yola koyulmak öylesine akıldışı gelmiş olmalı ki, Türk basını ve Rum yetkililer Kıvılcımlı’nın tekrar Kıbrıs’a dönmüş olabileceğinden şüphelenmektedirler. Zorlu bir yolculuktur ve Kıvılcımlı anılarında motorun sesini kendi nefesi gibi takip ettiğinden bahsetmektedir. Yanındaki iki genç için dertlenmektedir. Kendisinin ömrü aylar ile sınırlıyken böylesi bir yolculuğun riskini alması doğaldır; ya diğer iki genç?

Hedef Beyrut limanıdır; ancak Lübnan sahil güvenlik botlarının tacizi, sorgulamaları ve önce onları halat ile bağlayarak sürüklemeleri ve daha sonra vazgeçmeleri sonucu Sayda limanına sürüklenmişlerdir. Antika Finikelilerin sularındaki barışçıl korsanlık şimdilik sona ermiştir.

Kara, denizden daha güvenli değildir. 12 Haziran’da, Lübnan’dan Şam’a ulaşırlar. Kıvılcımlı, anılarında gittiği her yeri tarihsel maddeci bir bakış açısıyla yorumlamaktan geri durmaz. Sürekli kanayan mesanesi, şiddetli karın ağrıları ve ilaçlarının eksikliğine rağmen Suriye’de kaldığı günler boyunca sayfalarca Esad, Baas ve Ortadoğu analizi vardır.

Kıvılcımlı, 24 Haziran’da, Şam’dan uçakla Bulgaristan’a gelir. O dönemde uçak yolculuğunu, zengin kesimler tercih etmektedir. Para babaları ile birlikte seyahet etmekten epey üzüntü ve pişmanlık duyarak Sofya’ya ulaşır. Bulgaristan, Sovyetler’den sonra en çok güvendiği sosyalist devlettir. “Kanlı faşizme karşı hemen hemen tek başına, ölümü yumruğu ile ite kaka, Üçüncü Entemasyonal Komünizmi’nin şerefini yiğitçe savunan ve kurtaran sosyalist, o güne dek adı işitilmedik bir Bulgar militanı: Dimitrof’un ülkesi.”

Bulgaristan’da hastalığı alevlenir; karın ağrısı ve kanlı idrar yapma acısı hayatını çekilmez kılar. Çevredeki dağ köylerinin kaplıcalarında biraz olsun rahatlamak ister. Kıvılcımlı ölümün doğallığını bilmektedir. Kendi bedenine alay edercesine söz geçirmekten geri durmaz: “Kanser, bunca yıl herkese öğütlediğim idman, soğuk duş, perhizli yemek, içki-sigara yasağı, vaktinde yiyip yatmak ve ilh. sağlık prensiplerimle kanlı kanlı alay ediyor. Kazık gibi vücudumu korudum da ne oldu? Kimse yetmişime bir yıl kaldığına bile inanmıyordu. Kanser pekala inanmış. Geldi çattı. Yumuşak huylu Azrail gibi başımda, daha doğrusu idrar yolumun ortasında yolbağı yapıyor. Süleyman Efendi’nin nasırdan öldüğü gibi, kanserden öleceğim besbelli. “Yazık oldu” diyen de olacak, demeyen de. Bana ne?”

Kıvılcımlı, Sofya’da beklemediği bir ihanet ile karşılaşır. Sovyetlere geçme talebi geri çevrilir. TKP merkez komitesinden İsmail Bilen ve Zeki Baştımar, Kıvılcımlı’nın yıllar öncesinde partiye ihanet ettiğini, bu yüzden de partiden uzaklaştırıldığını söylerler Sovyet yöneticilerine. Bu bilgi yüzünden Kıvılcımlı, hastalığına, yaşlılığına ve Kemalizmin zindanlarında geçmiş yirmi iki yılına rağmen Doğu Berlin’e ve Sovyetlere kabul edilmez.

Yıllarca bedeninin sınırlarını reddetmiş olan ve ömrünü devrime adamış olan bir sosyalist, yalnızca faşist devlet aygıtıyla mücadele etmek zorunda kalmamıştır. Kıvılcımlı’yı son günlerinde acılar içinde kıvrandıran aynı zamanda Sovyet revizyonizmi ve onun Türkiyeli temsilcileridir.

Kıvılcımlı 10-15 Temmuz arasında, Batı Berlin’e sürülür. “Berlin’de veya Moskova’daki “Türkiye’nin Komünistleri” geçinen Laz İsmail ile Laz Zeki, “Parti’den atılmış” beni, Doğu Berlin’den “Anarşistler” peşine tam 1500 polisin insan avına çıkarıldığı Batı Almanya’ya attırdıkları için belki de birbirlerine viski şöleni çekiyorlardır.”

Batı Almanya bir sosyalistin barınabileceği yer değildir. 18 Temmuz’da, Abidin Dino’nun ona yardın edebileceğini düşünerek Paris’e geçer; ancak Dino tatilde olduğundan temas kurmayı bile başaramazlar.

Kıvılcımlı Paris’te de kalamayacağını belirtir. 25 Temmuz’da, Belgrad-Niş-Üsküp-Ohri ve Struga üzerinden Arnavutuk’a, Enver Hoca’nın sosyalist ülkesine geçmeyi planlar. Struga’ya ulaşır. Ancak iki sosyalist ülke sınırına -Yugoslavya ve Arnavutluk- yakışmayacak bir sorgulama baskısına maruz kalırlar. Sonuç, yine olumsuzdur. Enver Hoca’nın Emek Partisi de, Kıvılcımlı’yı ülkesine kabul etmez.

Kıvılcımlı’nın hasta bedeni için bile, sosyalist ve kapitalist dünyada barınacak bir ülke yoktur. Giderek artan ve tedavisiz kalan kanser ağrıları, eski yoldaşlarının ihaneti ve TC devletinin mahkeme baskısı Kıvılcımlı’yı direnmekten vazgeçirememiştir. Radikal bir karar alır, Varna kıyılarından kedi miyavlamalarıyla yurt hasreti gösterilerine kalkışacak mizaçta ve anlayışta olmadığını belirtir. Türkiye’ye dönmeye niyetlenir. Askeri mahkemede savunmasını verecektir. Hayatının her evresinde olduğu gibi son nefesini hesap sorarak vermeye karar verir.

Dönüş yolunda, artık vücudunun her yerine yayılmış olan kanser onu alıkoyar ve Yugoslavya topraklarında durumu ağırlaşır. Yugoslav devlet başkanı Josip Broz Tito, Belgrad’ta, Kıvılcımlı’yı son günlerinde kabul eder. Ağrılarını dindirecek ve son on gününü rahat geçireceği bir hastane yatağı hazırlanması talimatını verir.

Kıvılcımlı, askeri mahkemede savunma yapamadığına hayıflanmaktadır. Son yazısı da bu mahkemeye hitaben kaleme alınmıştır. Ölmeden dokuz gün önce, mahkemeye neden gelemediğini uzun uzun anlatır. Mahkemenin hukuksuzluğunu ve bu yüzden de kendi kendisini yok etmesi gerektiğini ironik bir dille ifade eder.

11 Ekim’de, Belgrad’da bir hastane yatağında, beklemekte olduğu yaşamın bir diğer yüzü olan “ölüm” onu da bulur.

Son nefesine kadar düşünmüş, yazmış, eylemiş ve direnmiştir. Son satırı ona bırakalım:

“Öyle görünüyor ki, bu satırlar.. “Vasiyetim” diyemeyeceğim. Kişi mülküm denecek hiçbir şeyim yok. “Trajedim”den başka bırakacak bir şeyim yok. “Trajedim” de, hiçbir zaman doğru bildiğimi savunmakta gözümü kırpmayışımdır.